13 Temmuz 2009 Pazartesi

Süperstar Aile Başladı


Önder Bali yönetiminde semi senfonik bir orkestra eşliğinde Luciano Rossi'nin bestesine Fikret Şeneş'in yeniden söz yazdığı, "Yeniden Başlasın" şarkısıyla başladı yarışma. Açık söyleyeyim, dekor kötü. Gökhan Özen, Saba Tümer ve Ajda Pekkan yarışmanın jüri üyeleri. Açılışta Meltem Cumbul konsepte uygunluğu açısından olsa gerek ilk defa babasını ortaya attı ve onunla birlikte tango söyledi. İlk 20 dakikada seyirciyi kaptılar, reyting yarın sabah tavan yapar. Sırada Gökhan Özen'in annesi, Saba Tümer'in halası, Ajda'nın da ablası varsa, yeme de yanında yat. Bu parlak fikirleri kim yumurtluyor ah bir bilsem, gidip ellerinden öpeceğim. Bu yarışma neden pazartesi akşamı PT1'e girdi, hiç anlamadım. Zaten de anlasaydım blog yazacağıma bir kanala müdür olurdum. Hayırlısıyla pazartesiden başlayalım sonra gerekirse gün gün gezeriz mi dediler acaba? Bilemedim. Amaan ben de! Kritik konular bunlar, daha lüzumsuz ve zararsız noktaları yazmalıyım.

O zaman şöyle devam edeyim. Efendim, görünen o ki eğer format dayatmıyorsa, yarışmanın iki "bayan" jürisi kıyafet rengi bakımından pişti olmuş. Meltem Cumbul'un kostümü oldukça iddialı ve şık. Yakışmamış. Kilolu gösteriyor. Özellikle de resim seçici koltuk altı detayını yayına verdiğinde... Meltem Hanım'ın ekrana çıkarken "truvakar kol" kesimli kostümler seçmesinin ve "çorap" giymesinin zamanı da çoktan gelip çatmış. Dost acı söyler. Neyse. Yarışma 10 hafta sürecekmiş. Eleme sistemi yok. 10 hafta sonunda sms destekleriyle de en çok puanı toplayan "aile" ödül olarak verilecek evin sahibi olacakmış. Ödülü Ağaoğlu mu verecek acep, Toki mi? Güle güle otursunlar. Açıkçası yarışmayı izlemeye niyetim vardı ama başlangıç olarak Cumbul'dan yediğim bol kremalı, "baba" sürprizi midemi ekşitti. Peşinden de ilk yarışmacı İlayda Özkoç kızımızın arkasında dans eden (mahalleden komşuları olsa gerek) ablaları ve ağabeyleri görmek gastritimi azdırdı, kanalı çevirdim. Çok beyaz, çok elitist, çok asık suratlı olmuş, "kalite" tanımını yanlış anlamışlar gibi... Zaten de çok yakında Fox Tv'de "PopStar Alaturka" başlayacak jüri koltuğunda Bülent Ersoy, Gülben Ergen ve Metin Akpınar üçlüsüyle, inadına onu izleyeceğim.


Emeği geçen herkesin yolu açık olsun...



•• Fotoğraf ilgili kanalın resmi web sitesinden alınmıştır.


.

12 Temmuz 2009 Pazar

Benimle dans eder misin?


"Yaz Ateşi" eklemesiyle Atv ekranlarında yayımlanan (neden yaz ateşi deniliyorsa onu da anlamış değilim...) dans yarışmasını Ebru Akel sunuyor ve Seyfi Dursunoğlu jüri koltuğunda oturuyor diye heyecan içinde ilgili kanalı açtım. Ağzım da açık kaldı. Neden? Ebru Akel'in kostümü yüzünden. Çok şık giydiriyorlar, tasarımcısını tebrik ederim. Akel'in saçlarına da bir çözüm bulursa daha ne isterim? Hiç. Yarışmayı izlemeye niyetliydim ama Ebru Akel'in anonsu canımı sıktı. Seyfi Dursunoğlu yarışmayı bırakmış. Umarım sağlığı sıhhati yerindedir. Seyfi Dursunoğlu'nun yerine de taze damat Tan Sağtürk gelmiş. İtiraf edeyim fena halde tadım kaçtı. Pazar ekranı gittikçe tatsızlaşmaya başladı.

Yarışma programlarının başarılarının seyri hızla değişiyor. Show Tv'de yayımlanan, "Yemekteyiz" yarışması listede yine üst sıraları zorlarken, Atv'nin sömürgen yarışması, "Bir şarkısın sen" de listenin dibini öpmeye başladı. Durmadan "özel bölüm" hazırlayıp ekrana dayıyorlar ama, kimseye bir faydası olmayacak. Sanırım yaz ekranı kargaşasından yeni sezona kadar dayanan ve sağ çıkan olmayacak. Atv, yaz projesi olarak tasarladığı, "Kız Kaçıran" adındaki diziyi yayımdan çekmiş. Medyatava'nın haberine göre ekip bu ani karara şaşırmış. Yapımcılar apar topar ekibin konakladığı oteli boşaltıp, seti dağıtmışlar. Haberi medyatava sızdırdıysa doğrudur diyerek, ekibe geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.

Okan Bayülgen de dün gece yayımlanan programla sezon finali yaptı. Yeni sezonda, her hafta farklı "konsept"ler içeren bölümler halinde tasarladığı şovuyla yeniden ekrana geleceğinin de müjdesini kendi ağzıyla duyurdu. Son günlerde programını izleyemez olmuştum. İnadına izlemeyi denediğimde de ekran karşısında uykuya dalar olmuştum. Çok üzülüyordum, umarım yeni sezonda barışırız. Ekranın gelmiş geçmiş en hiperaktif zekasına ve başarılı ekibine iyi tatiller diliyorum. Son kalanlar da tatile giderken yeni sezonun haberleri de yayılmaya başladı. Beyazıt Öztürk'ün yeni sezonda (cuma geceleri yine Kanal D'de olacak merak etmeyiniz.) haftada 3 gün Star Tv'de yarışma sunacağını, Mehmet Ali Erbil'in de aynı kanalda her gün, haber önü program yapacağını, Kurtlar Vadisi'nin söz konusu kanala geçtiğini, Tomris Giritlioğlu'nun nihayet Kül ve Ateş'e start verdiğini sanırım duymayan kalmadı. Bu durumda Star Tv'de yeni sezonda pazartesi, salı ve çarşamba günleri PT1'de Beyazıt Öztürk'ün olası yeni yarışmasını izleyeceğiz. Hayırlısı olsun.

Bu hafta başında Most Prodüksiyon'un yeni sezonda Atv için hazırladığı dizisi, "Masal"ın baş erkek oyuncusu için sırasıyla Özcan Deniz, Timuçin Esen, Murat Yıldırım, Cemal Hünal ve Kutsi'nin adı kulislere düşünce, benim de bu hız sebebiyle tansiyonum düştü. Sonradan öğrendiğime göre Kutsi, Show Tv için hazırlanan Med Yapım projesi "Acil Servis"de oynayacakmış. Timuçin Esen, TMC projesi için sırada beklerken, Özcan Deniz rolü yeni çekeceği sinema filminin hazırlıkları sebebiyle kabul etmemiş. Cemal Hünal ile ilgili bir duyumum olamadı, üzgünüm. Tmc demişken, yeni projesi, "Kapalıçarşı"yı yine Kudret Sabancı yönetecekmiş. Tmc'nin bitmek bilmez Nejat İşler takıntısının artık son bulmasını diliyorum. İşler'e bu dizide Erkan Can eşlik edecekmiş. Dizinin kadın oyuncuları arasında Ebru Özkan ve Müjdat Gezen'den mezun yeni bir oyuncu varmış.

Tomris Giritlioğlu, "Benim güzel meleğim" adıyla uyarladığı "My Fair Lady" için Filiz Akın'a rol teklif etmiş. Bu hikaye için uzun zamandır Tuba Büyüküstün'ün adı geçiyordu. Geçtiğimiz günlerde ibre Berrak Tüzünataç'tan yana döndü. Bu konuda resmi bir açıklama okumadım. Bakalım rolü kim alacak? Plato Film'in Elif Şafak'ın "Bit Palas" isimli kitabından yola çıktığı dizi film projesi için 35 yaş üstü bir kadın oyuncu arayan Sinan Çetin, Yeşim Salkım'a teklif götürmüş. Sinan Çetin diğer projesi "Hıçkırık" için ise Ahu Türkpençe ve Selma Ergeç ile görüşüyormuş.

Az kalsın en önemli haberi unutuyordum. Charlize Theron iyileşir iyileşmez yurdumuza gelecek ve Pastel Film'in yeni projesinde konuk oyuncu olarak yer almak için sözleşme imzalayacakmış. Ayrıca Pastel Film, Nurgül Yeşilçay'a hazırladığı "Dila Hatun" projesi için Mehmet Günsür'le anlaşmak üzereymiş ki yakışıklı oyuncu oğlunun diş çıkarmaya başladığını ve bu deneyimi asla kaçırmak istemediğini söyleyerek teklifi geri çevirmiş. Murat Han da, Gold Film'in Fox Tv için hazırladığı projeye kaçınca yeni jön kim olacak bilemiyorum. İster misin sonunda kala kal Cem Özer'e kalasınız? Oof Of! Daha çok dedikodu var da, yoruldum anlatmaktan.

Bu arada geçen hafta BKM'nin godiklerini eleştirdiğim için sinirlenerek yorum kutucuğu ve mail yoluyla sayıp dökenler hız kesmediler. Çok mutlu oldum. Oldukça kalabalık bir hayran kitlesi varmış. Kutlarım. Ancak bu program başladığında, "Kanal D'nin bu sezon yaptığı en güzel harekettir" tanımlamasını yapmış ve mutluluğumu dile getirmiştim. Genç insanların varlığını önemsiyor ve destekliyorum olmam kusurlarını da örtmemi gerektirmez, zaten on kusurun dokuzunu görmezden geliyorum... Aramızda kalsın, pırıl pırıl bir ekibin bunca seviyesiz "sözde" hayran kitlesine sahip olmasından ayrıca hicap duyar oldum.

Böyle yani...




•• Fotoğraf ilgili kanalın resmi web sitesinden alınmıştır.


.

11 Temmuz 2009 Cumartesi

Palamut, Martini Bianco ve Bebek Bar


Bu akşam için kendime iki parça balık ayırmıştım, ayıptır söylemesi kızartırken ikisini de yaktım. Bildiğin kömür parçalarına döndü, o caanım palamutlar. Kısmetten ziyade olmazmış. Bir saattir tabağımdaki zifiri lezzete bakıyorum. Keşke tavada tıkırdayan balıkları bırakıp, çalan telefonumu açmaya gitmeseydim. Sonunda balıkları seyretmekten vazgeçip çöpe attım. Aç kalmadım. Kadim bir dostumun tariflediği limonatamı yudumlayarak, aç doyuran salatamı atıştırıyorum. Sivrisinek saldırısı başlamadan yemeği bitirip, ışıkları kapatıp, bahçeden eve kaçmalıyım. Her sezonda mutasyona uğrayan sivrisineklerle artık ben de başa çıkamıyorum. Kolum bacağım anti sivrisinek bantları, bileklikleriyle dolu, 24 saat elektrik prizinde yaşayan likit kovucular da cabası! Yine de özenle ısırılıyorum.

Dün gece, uzun zaman sonra ilk defa Bebek Bar'a gittim. Kandilli Kız Lisesi'nin tepesinden doğan pancar renkli ay'ı seyrettim. Bebek Bar'ın en popüler olduğu zamanlara ne son gençliğimde ne de ilk gençliğimde yetişemedim. Benim zamanımın en popüler mekanları Ortaköy Ziya ve Maçka Zihni idi. İstanbul gece hayatının tam zamanlı müdavimi olduğumda ise Bebek Bar çoktan motor yatağı olmuştu, en popüler tanımıyla. Bu sebeple eski zamanlarda Bebek Bar'a pek takılamadım. Üstelik herşeye ve uğradığım mutasyona rağmen içimde her an hortlamaya hazır gibi bekleyen, Tombalacı Arap'la kaçmaya meyilli ucuz ruhumun korkularına baş kaldıramaz ve bir otele girip çıkarken görülme riskini göze alamazdım. O zamanlar en çok "Aşifte" yaftası yemekten korkardım. Sonraları bu korkuyu da atlattım.

Açıkçası bu korkuyu da aklıma salan, rahmetli babam olmuştur. 18 yaşına kadar deneysel bir metod kullanarak çocuk büyüten adamın "kanka"lık hali aniden değişmişti. "Yalan söylemediğim tek erkek" ünvanını hâlâ elinde tutan adam, attığım her adımımdan şüphe duyan huysuz biri olmaya başlamıştı. Gittikçe bana daha az inanır, daha çok kuşku duyar olmuştu. Evi terk etmesine sebep olan ilk ve son kavgamızın nereden kıvılcımlandığını ve detaylarını pek hatırlamıyorum (Gerçekten hatırlamıyorum. El insaf, üzerinden 26 sene geçmiş.) ama damarlarından her an kan fışkıracakmış gibi morarmış yüzünü uzun yıllar unutmadım. Ağzından dökülen, "Orospu mu olacaksın?" sorusunun ruhumu kanatan çınlaması öldükten sonra aniden kesildi. İlginçtir. Sözde, Bebek Bar 'la ilgili izlenimlerimi anlatacaktım, lafın ucu yine kaçtı. Bu kısmı hemen bağlıyorum. Babam ölmeden evvel geçirdiği bu derin mutasyonu tüm samimiyetiyle anlattı. Gerekçesine ikna oldum. Konu kapandı. Geçelim...

Bebek Bar eskimiş. Yine de denizin esintisini hissetmek, şehrin oynak ışıklarını (ne kokuşmuş bir metafor silsilesi! Başkası yapsa kızarım. İnsan kendine kıyamıyor.) izlemek keyifliydi. Hayrettir, ortalıkta 4 kadın olmasına rağmen konu indirim zamanlarının karmaşası ya da kadın-erkek ilişkilerine dair yavan dedikodular değildi. Masamızın meselesi derindi. Satışa çıkarılan okullar konusunu uzattılar masaya. Uzattılar diyorum çünkü ben hep olduğu gibi sustum. Sadece dinledim. Martini Bianco içtim, viski bardağında bol buzlu. Bende "susmak", mesleki deformasyon. Uzun uzun tartıştıktan sonra uzlaşma sağlandı ve asıl karşı çıkılması gerekenin İstanbul'daki 22 okulun satışa çıkarılmasına değil, bu okulların havassa peşkeş edilmesi olduğuna karar verildi. Konu nereye bağlandı yine hatırlamıyorum. Bebek Bar kadar eskidiğimi düşündüm dönüş yolu boyunca... Ayrıca reşit olsam, İstanbul'da takılmak isteyeceğim tek mekanın, "Uyanık Bar" olduğuna karar verdim. Yolu açık olsun. Umarım bu geceden sonra da ilk yüz listesinde yerini alır.


Hepimize, Cebelitarık kıyısında gün doğuranlara, Laguna de Chapala'ya bacakları sarkıtıp keyif çatanlara ve eskimiş şehirlerde gün batıranlara da ılık bir pazar sabahı diliyorum.



•• photo by Yevgenizamyatin- 13 Mart 2009, Akçay



.

08 Temmuz 2009 Çarşamba

Changeling



Televizyon izleyemiyorum. Meğer ne boktan bir alışkanlıkmış televizyon izlemek! Üflesen arıza yapan, on dakika yağmur yağsa donup kalan DigiPlus'ım dün geceden beri çalışmıyor. Bazı kanalları alıyor, bazılarını almıyor. Yani sadece My Max ve Action Max'i izleyebiliyorum. Çatıdaki çanak anten dönmüş. Çatı katının müdavimleri şehir dışında olduğu için arıza giderilemiyor. Bu sebeple dün başlayan Star Tv dizisi Aile Reisi'ni de, Kanal D dizisi Geniş Aile'yi de izleyemedim.

Televizyon izlemek yerine Clint Eastwood'un son filmi "Changeling"i izledim. "The Wineville Chicken Coop Murders" adıyla Amerikan Suç Tarihi'nde yerini alan hikayeyi, J. Michael Straczynski senaryolaştırmış. Dönem filmi çekmek sadece bizim ülkemizde sorun olduğu için Changeling'in bu konudaki olağan üstü başarısının altını çizmeyeceğim, bizimkilerin canı acımasın diye. Gerçek bir hikayeden yola çıkıldığı için etkili bir öyküsü var ama, senaryo zaman zaman beni gidişata inandırmakta çok zorlandı. Filmin bazı yerlerinde yönetmenin, Straczynski'nin "episode" alışkanlığını aşmak ve filmin temposunu düşürmemek için epeyce terlemiş olduğunu düşündüm. Ayrıca İşin bu tarafı kimin sorumluluğundadır bilemem ama filmin politik olarak altını değil üstünü çizdiği dönemin perdeye aktarımını tabakta muhallebi kıvamında oynak tasarlandığını ve Gustav Briegleb'in varlığının hafife alındığını düşünüyorum. İzlerken de "madem izniniz bu kadardı, o zaman hikayeyi doğrudan Gordon Stewart Northcott üzerine kursaydınız.", dedim.

Eastwood'un, oyuncu seçimlerini yerinde buldum. John Malkovich, Jeffrey Donovan ve Jason Butler Harner'i çok başarılı bulmama rağmen "Christine Collins" rolü için niçin ısrarla Angelina Jolie'yi istediğini anlamadım. İtiraf etmeliyim ki Jolie'nin, film boyunca fiziksel kusursuzluğunu ve cazibesini mümkün olduğu kadar kamufle etmeye çalışmasını haddizatında olağan üstü şık bir üslupla küçülerek oyun vermesini, sağlam oyunculuk hileleri deneyerek karakteri yaşatmayı denemesini, çabasını hayranlıkla gözledim ama, maalesef filmin başından sonuna kadar çalışkan bir "Angelina Jolie" izledim, can vermeye çalıştığı karakter Christine Collins'i değil. Beni inandıramadı. Üzgünüm.. Filmin Oscar alamamasına şaşırmadım. Ancak hiç değilse Gary Fettis 'in evine bir adet Altın Amca Heykeli götürmesini isterdim. İyi seyirler!


Böyle işte...






••
Fotoğraf filmin resmi web sitesinden alınmıştır.

.

Unutmamalı: Gerhart Hauptmann



1862 doğumlu, Viyana Bilimler Akademisi'nden 8 kez de Grillparzer ödülü alan, nobel sahibi bu alman şair ve oyun yazarının ülkemizde sahnelenen ilk oyunu "Yedi Köyün Zeynebi" adıyla Seniha Bedri Göknil tarafından dilimize uyarlanmış olan Rose Bernd. Muhsin Ertuğrul tarafından 1932 yılında Tepebaşı Sahnesi'nde perde açan Yedi Köyün Zeynebi, Cahide Sonku' ve Necdet Mahfi Ayral'ın tiyatro sahnesine adım attıkları ilk oyunmuş.








© by photo, Cinetext Bildarchiv



.

05 Temmuz 2009 Pazar

Dokununca dağılan*



Son olarak Tuna Kiremitçi ile evlenerek gündeme gelen, aynı şahısla boşanması bir türlü gündem işgal edemeyen köşe taşımız İclal Aydın, uzun aradan sonra yine kendinden bahsettirmeyi ve bana en az iki yazısını daha okutmayı başardı. Gamzeleri mimli, Ayşe Arman'ın Gültepe şubesi gibi yazıp çizen köşe yazarı kızımızı fikirlerini alaturka, tavrını bayat ve içeriğini lüzumsuz bulduğum için okumuyorum. Ancak onun yazmasını da eleştirmiyorum. Neticede özgür bir ülkede yaşıyoruz. İşgal ettiği alan çalıştığı gazeteye santimetre hesabıyla bir kazanç sağlıyorsa, ne ala! Kim ne ve nasıl istiyorsa yazar, bana ne? Parayı veren düşünsün. Öyleyse burada ne işi var diyorsunuz? Çünkü son yazdıklarının olabildiğince geniş bir çevre tarafından okunmasını istiyorum. 30 bin gazeteden, 20 bin ekşi'den üç-beş okur da benden, maksat katkı olsun, fikirleri yayılsın. Buyrun...

Pazar rehavetimin son demlerinde elim "Ekşi Sözlük"e gidince sol pencerede adını ve parantez içinde hakkında o an itibariyle 57 yazı yazıldığını görünce "Allah esirgesin!" endişesiyle başlığı tıkladım. Böylece günüme sızmış oldu. Bu kadar bulaşmışken malum duruma sebep olan yazısını da mecburen sonuna kadar okudum. Aydın kızımız, MJ hakkında evvelce yazdığı "Dokununca Dağılan..." başlıklı yazısının çıkardığı gürültüye istinaden bir savunma kaleme almış. Gürültü? Meğer Mj fanları ekrana çıkıp protesto etmişler. Haddizatında bir köşe yazarına şikayet etmişler o yazar da kızımıza köşesinden değnek sallamış. Neler olmuş memlekette bihaber yaşıyoruz. İşbu sebeple hanım kızımız da kendini ve fikrini geliştirme, yeniden zikretme ihtiyacı hissetmiş. İtirazlarını, karşı argümanlarını bir güzel listelemiş. Tansaş listesi yapar gibi madde madde yazı yazmak hiç sevmediğim bir anlatım tavrıdır. Küflü. Üstelik tepeden tırnağa üslup zaafı. "Kıt zekalısınız, belki madde madde okursanız anlarsınız konuyu" demek kadar eski moda bir ayar biçimi var mı? Yok. Olsun.

İclal Aydın daha ilk maddeden itibaren topu taca atmış ve peşinen "Ben on numarayım ama siz okuduğunuzu anlamıyorsunuz" klişesine yapışmış. Bu saatten sonra diğer maddelere de gerek yoktu, düzünü anlamayan sıralısını da anlamaz. Boşu boşuna yazma değil mi? Ama olmaz. Yazmalı. Çünkü amaç okurun bir durumu anlaması değil, yazar burada kendini savunacak ve öfkesini dağıtacak. Yazının ikinci maddesi tam bir gaflet şahikası, aynen aktarıyorum.

"Fan club üyeleri Fan’ı oldukları ünlüyü savundukları kadar eğitim haklarını, sağlık haklarını ve demokratik haklarını savunsalar burası bambaşka bir ülke olurdu."


O değil de ben asıl bu kızımız günlük yazılarını yazıp bitirdikten sonra müdürüne yollamadan önce kime okutup fikrini, kalbi onayını alıyor onu merak ettim. Bana o isim/ler lazım. Sorun onlarda. Misal bana okutuyor olsaydı, üzerine tek laf etmeye bile değmeyecek kadar çocuksu bu savunma cümlesi karşısında okumayı bırakır ve "İclalcim, istersen bu seferlik köşende ıspanaklı beze tarifi ver, bu yazıyı da ertele biz seninle iki tek atıp, azıcık sohbet edelim." derdim. Sonra da kuşlardan, böceklerden bahisler, vakit kazanırdım. Sonra da görüşmeyi keserdim. Zira bu fikrin tedavisi çok uzun yıllar alır, ben de ehli nûr değilim. Gönüllü olana Allah sabır ihsan eylesin.

Son olarak, okuduğunu gayette iyi anlayan bir adem evladı olarak İclal Hanım'ın dokununca dağılan yazısını da tavsiye ederim. Keşke sonradan gaza gelip, post'acemi bir tavırla gerdan büküp fikrini incitmeseymiş.



Hepimize iyi bir hafta diliyorum...



*
İclal Aydın'ın 27.06.2009 tarihli köşe yazısının başlığıdır.


•• Carlo Allegri/ Getty

03 Temmuz 2009 Cuma

Uyuma Arkadaşım!


Serhat Mustafa Kılıç namlı yetenek şahikası genç bir adamın Fox Tv'de yayımlanan lite night show'unu izliyor musunuz? İzlemelisiniz. Projenin mimarı ve yönetmeni olan Şafak Bakkalbaşıoğlu, televizyon dünyasının bana göre en parlak adamlarından biridir. Hiç tanımıyorum ama uzun yıllar ekrana iş yapmasını can-ı gönülden diliyorum. Canlı yayımlanan program, Talk Show meselesine farklı bir bakış ve renk getirmek üzere planlanmış olmalı. Öyle umuyorum. Aslında bu formatın atası da geçtiğimiz yıllarda Med Yapım'ın Show Tv için ekrana sürdüğü, "Bunu Yayında Söyle"dir. İnanmayan bantların tozunu alsın. Mühim değil. Güzel hareketler bunlar adam kafayı çalıştırıyor demektir. İlk olmak değil, tekamül edip tutunmak önemli.

Bu formatı anladığım kadarıyla (yapımcısının da tam anladığından emin değilim ama) izlemeyenlere ya da henüz izlememiş olanlara izah edeyim. Sözde bir arkadaşının barına göz kulak olan şöhret meraklısı delikanlı bir "Serji" var ortada ve diğer herkes reji direktifiyle bu arkadaşı keklemeye azm'etmiş. Buradan bakınca öyle görünmeli en azından. Kurgu içinde kurgu yaparken, seyircinin senin iddia ettiğin "sahne yalanı"na inanmasını sağlamayı denerken bütün olasılıkları doğru hesaplamak lazım. Serhat Kılıç bu anlamda çok doğru bir seçim. "Hatırla Sevgili" ile ekran vizesi almış sonra da "Yol Arkadaşım" denilen diziyle bir kısım seyircinin huzuruna çıkmış ve sevilmiş bir karakter olması da hileyi bozmaz. Cihangir'den öteye geçip, misal tiyatroya yürüyerek gitse yolunu kesen, durdurup imza isteyen olmaz. Bunu kenara koyalım. Ayrıca bünyesi ve zekası doğaçlamaya çok yatkın. Çok yetenekli. Mukallit. Fazlaca iyi şarkı söylüyor. Bunları da diğer tarafa koy. Reji de Şafak Bakkalbaşıoğlu'nun olması da teknik bir avantajken, yer yer nabız yoklama anlamında dezavantaj mı oluyor tam emin değilim. Neyse.

Özetle, bu programı dikkatle izlemeye çalışıyorum çünkü bu programın varlığından hoşlanıyorum. Birilerinin izleyene saygı duyduğunu ve kafa çalıştırdığını görmekten gurur duyuyorum. Ancak sadece tuvaletleri görmek istemiyorum. Arada sırada vestiyeri, mutfağı, müdüriyeti, hatta kapı girişini gösterin. Fazladan iki tane paravana bakar. Serji, dana yalamış gibi duran protez görünümlü saçlarını daha güzel kestirse, zinhar kostüm çeşitlemesi yapmasa da inadına şık giyinse, sakalları kısaltsa, ne güzel olur diyorum. Sonuç olarak, Şafak Bakkalbaşıoğlu'na ve Serhat Kılıç'a önce keyif, sonra da ekranda kalmalarına yetecek kadar reyting aldıkları bir yaz yolculuğu diliyorum. Yolları açık, bereketli ve uzun olsun.

Serji izleyin. Sıradan izleyiciler, canlı yayında Serji'yi arayın. Reji, seyirci aramıyorsa acilen sıradan izleyici gibi siz arayın. Mübahtır böyle küçük yalanlar, korkmayın.



Böyle yani...





•• Fotoğraf ilgili kanalın resmi web sitesi'nden alınmıştır.

.

30 Haziran 2009 Salı

Apış arası vs parmak arası



4. Levent, Metro Çıkışı'nda paramatiklerinin az sağında duran ağacın altında oturdum bu öğle vakti. Yarım saat kadar. Tepemde güneş. Önümden geçip giden ayaklara bakarak sigara içtim. Gözümün önünden çeşit biçim ayak geçip gitti. Ayakların sayısal çoğunluğu erkeklere aitti ve neredeyse tamamı kapalı ayakkabı giyiyordu, kadınların giydiği binbir türlü çeşit şıpıdıklarına oranla. Aklıma takıldı, erkeklerde parmak arası terlik kullanımı neden yaygın değil? Hazır boş gezenin boş kalfasıyken oturduğum yerden birkaç telefon ettim ve doğrudan şu soruyu sordum. "Parmak arası terlik giyer misin?" Yakınımda duran 5 adama bu soruyu yönelttim. Hiçbiri de, "Evet , giyerim." demedi. Tek bir kişi, baş parmağının üzerine denk gelecek gibi konuçlanmış öküz gözü kadar bir Pembe Swarovski hayal etmiş olmalı ki "Modeline bağlı" dedi. Diğerleri bekletmeden "Hayır!" cevabını yapıştırdı. Hayır diyelerin hemen hepsi de "Delikanlı adam parmak arası terlik giymez." dedi ve "Şaka şaka!" diye ekledi.

Yoldan geçenlerin yarısı takım elbiseli işçiydi, onları iş hayatının giyim kuşam kuralları sebebiyle eledim. Çok azını plajda bile çorapla görme ihtimalim vardı, onları da eledim. Benimkilerin dördünü de kitabımdan sildim. Zaten beklemem de bitmişti, arabaya binip uzaklaştım. Aklımdan bu soruyu atabildim mi? Hayır. Günümün geri kalanını memleketin en modern teçhizatını içeren, çakı gibi insanlarla donatılmış bir mekanda geçirdim. Bu sefer de kızlar işin suyunu çıkarmıştı. Naylon plaj terliği giyen bir kız bile gördüm ama, dekorasyon gereği rapt'edilmiş devasa ekrandan tekrarı geçen Behlül karakterininin dışında, parmak arası terlik giyen bir tek adama rastlamadım. Bu soruya cevap bulamazsam uyumayacağım. Açlık, salgın hastalıklar, yaklaşan İstanbul depremi, işsizlik oranları, Ergenekon, Cerrah'ın veda yemeği, MGK toplantısı ve diğer dertlere rağmen bok mu var buna sardın kafayı diyerek arkamdan tef çalacakları da göze aldım ve soruyorum.

Erkekler neden parmak arası terlik giymeyi tercih etmiyorlar ve giyenleri de ölesiye eleştiriyorlar? Sebep sadece homofobik olmaları mı? Fani hayatlarını sadece karşı cinsin "apış arası"na girerek renklendirebilecekleri öğretildiği ve orada geçirdikleri toplam süreyle (adet demedim bak) doğru orantılı bir güç isnadı peşinde oldukları için mi parmak arasına girecek o incecik parçaya bu kadar defans yapıyorlar? Mesele bu kadar basit mi?


.

29 Haziran 2009 Pazartesi

Çok Şımarık Hareketler Bunlar


Çok Güzel Hareketler Bunlar, dün kanal kurmaylarının önünde sergiledikleri gösteriyle sezon finali yaptı. Hayırlı, bereketli bir yaz geçirmelerini, yeni sezona dönerken biraz daha işlerini ciddiye almalarını diliyorum. Evet, biraz daha işi ciddiye almalarını diliyorum çünkü ekibin yaşadığı başarılı ekran sezonu ve bunun doğal getirisi olan ekstra işleri sebebiyle yorulduğunu, gördükleri "olağan üstü" ilgiden de biraz göt kalkması yaşadıklarına inanıyorum. Sahnede gevşemeler, replik unutmalar, skeç dışı şakalaşmalar gır gidiyor. Artık onların hemen her bölümde en az bir kez tekst dışına çıkarak birbirlerine laf atmaları izlemekten çok sıkıldım. Bu hallerini izledikçe, "Aman allahım ne kadar da işlerine hakim birbirini seven ve sahnede eğlenen bir ekip izliyorum" demiyorum. Aksine ekibin sahne performansını şaşırtıcı derecede laubali buluyorum.

Elbette bu benim izlenimim. Benzer hislere, bir sezon önce Fox'un mucize programı (yazarken isimlerini bile hatırlayamadım) Anında Görüntü"yü izlerken de kapılmış ve ekibin sahne hali için benzer şeyler söylemiştim. Ne oldu? Hızla tavana sıçrayıp aynı hızla tabanı öptüler. Sahnede şımarıklık hali pek de hayırlı bir durum değildir. Ve ÇHB'nin godikleri bana göre sahnede haddinden fazla şımardılar. Üstelik bant çekilen bir programda ekibin hemen her hafta, ısrarla replik unutulması bana şirin gelmiyor. Çok yoğun ve çok yorgun olabilirler de, bana ne? İzleyici olarak onlara iyimser ve anlayışlı davranmak zorunda mıyım? Hangimiz vazifemizi sarsakladığımızda hoş görülüyoruz? Kaç kere müdürünüzün karşısına geçip yavşak yavşak gülümseyerek, "biliyo musun raporu evde unuttum" diyebilirsiniz? Üstelik ÇHB ekibi zıpkın gibi oyuncu adaylarından kurulu genç bir ekip, çok yorulabilecekleri zamanlardan geçiyorlar. Daha az ekstraya gitsinler bana ne? Ekranda varken, ekstralarda da var olabileceklerini unutmasınlar. Bu sebeple onlara anlayışlı davranmam mümkün değil.

Birbirlerine yaptıkları sahne şakalarını izlemekten sıkıldım. Rolünü oynamaya çalışan arkadaşının bıyığını çıkarmalar, durmadan gülme krizine girip oyunu durdurmalar, tekst dışı laf atmaları izlemekten yoruldum. Oyuncuların sahne performansları esnasında metin dışına çıkarak birbirlerini şakalamaları, güldürmeye çalışmaları tiyatro sahnesinin kişisel eğlence aksesuarlarındandır ve benzer "sahne anıları" şehir efsanesi gibi anlatılır da, bu olası durumların kör gözüm parmağına der gibi abartılarak, çaktırarak, hemen her skeçte yapılmasının izleyeni "hıyar" konumuna koymaktan başka bir açıklaması yoktur benim nazarımda. Godiklerden birinin diğerine, "İnsan kendi yazdığı skeçin repliğini unutur mu?" diye sorması, diğerinin de "Son dakikada skeç yazarsan unutursun" tadında son derece pişkin bir cevap vermesi de, replik unutana bu sorunun sahnede sorulması da bana sempatik gelmiyor. Aksine bu tavrın son derece şımarık haddizatında "terbiyesizce" bir açıklama olduğunu düşünüyorum.

"Komedi" sahne sanatlarının kapsadığı en ciddi işlerden biri değil mi artık? Sahnede arkadaşının bıyığını çekersen, onun konsantrasyonuyla oynarsan yaptığın işe saygı duymadığını, " O kadar boktan bir tekst ki elimdeki ancak bu şekilde eğlenebiliyorum..." dediğini zannediyorum ve izlemek istemiyorum. Çocuklar genç ve tecrübesiz, kabul. Ama başlarında yıllarca didinerek bulunduğu noktaya gelebilmiş, bulunduğu noktayı sırf gösterdiği çaba ve inat sebebiyle de bana göre hak'etmiş bir show adamı yani Yılmaz Erdoğan var. Demet Akbağ var. Necati Akpınar var. Godiklere değil, hocalarına sormak istiyorum. Size de normal ve sevimli mi geliyor bu çocukların sahnede sergilediği tavırlar? Sahne adabı dersi yok mu Mutfak'ta? Acilen koyulsun diyorum yoksa nasıl olduğunu bile anlamadan, ilk sezonda listenin dibini öpmeye başlayacaksınız.


Yolunuz açık olsun...





•• Fotoğraf ilgili kanalın resmi web sitesi'nden alınmıştır.

.

28 Haziran 2009 Pazar

Ahde Vefa


Mİlliyet Gazetesi'nin emektarı Ali Eyüboğlu köşesinden, "Acun Show Tv'ye Yokum dedi" diye bir ara başlık attı ortaya, bilmem okudunuz mu? Acun Ilıcalı'nın tahsil edemediklerinin sınırı gırtlağına dayanınca sonunda pes etmiş olmalı. Show Tv'nin Acun'a borcunun yaklaşık olarak 6 milyon dolar olduğu da köşelere düşmüş. Show Tv uzun zamandır ödeme sıkıntısı çektiği bilinen bir gerçek. Saner Ayar'ı da kanal yöneticisi olarak çekici hale getiren ve paylaşılmaz yapan da bu gerçek. Ay Yapım ve Tomris Giritlioğlu'nun büyük iddialar taşıyan yeni projelerinin sezonda bu kanalda başlayacak olması da kan kaybını durduramıyor. Geçen hafta, "Pana Film"in resmi web sitesinde sözleşmesini yenilemeyeceğini açıkladığını hatırlarsınız. Dün de Acun Ilıcalı, "Var mısın Yok musun" adındaki başarılı yarışmayı bitirdiğini ama bu yarışmayı başka kanala taşımayacağını anlatmış.

Ahde vefa, Acun başka bir kanalda "Var mısın Yok musun?" demeyecek ama yeni projesini Doğan Grubu'nun kanallarından birine verecek. Haddizatında Kanal D'nin bu sezon "Her güne bir dizi, PT1'ler boş kalsın" stratejisinin de, "Star Tv'ye geçerek günlük program yapmaya karar veren Beyazıt'a destek" sebebiyle değil, Ilıcalı'nın yapımcılığını üstleneceği, "American’s Got Talent"a yer açmakla ilgili olduğuna inananlardanım. Kanal D'nin yeni dönemde ortaya süreceği tek koz Acun Ilıcalı değil elbette. Esra Ceyhan'dan nihayet kurtulmayı başaran Kanal D ( Sahiden kurban keseceğim kanalın kapısında) aynı saat dilimine Seda Sayan'ı koyacakmış. Kendine Müge Anlı'yı rakip gören Seda Sayan, öğle kuşağında Kadir Çelik yapımcılığında sosyal içeriği yüksek bir program yapmaya karar vermiş. Kararsız kalmasını, biraz dinlenmeye çekilmesini tercih ederdim.

Kanal D, yeni sezonda yine bütün dengeleri değiştirecek, bütün prototipleri yerle bir edecek gibi görünüyor. Koltuğunun altına dosyasını sıkıştıran kanalın kapısında dikiliyormuş. Kanal D, uzun zamandır her yapımcının rüyası haline geldi. Haklı da olabilirler. Ancak izlenirliği diğer kanallara tur bindirirken, söz konusu kanalın yerlerde sürünen kimi yarışmalarını, izlenemeyen dizilerini de unutmamak gerektiğine inanıyorum. Bu inancım, "Abi Kanal D'de olsak reytink en az 15 olurdu." rüyasını gören aklı eksik yapımcıların kulağına da küpe olsun. Züğürt avuntusu. Of, Kanal D'nin reality türü yarışmalara karşı dizginlenemez zaafı yine aklıma geldi. Tez vakitte "Emanetçi" sıfatlı yarışmalardan da vazgeçerse, tadından yenmeyecek hale gelecek. Bu ve benzeri yarışmaları seyirci geri kusuyor, görmüyor musunuz? Kanal D seyircisi yavan "reality" geyiklerini izlemek istemiyor, acaba anlamakta mı zorlanıyorsunuz? Bilemiyorum. Neyse. Maddi ya da manevi, olası tüm rakamsal kriterler açısından, "İki ana kanalı üst üste koysan, bir Kanal D etmez"ken ekibe başarılar diliyorum ve rekabetsiz yayımcılığın tuzaklarına düşmemelerini can-ı gönülden istiyorum.

Hepimize huzurlu bir hafta diliyorum.



.