Mesele yazmak değil. Haftalardır hemen her gün bloga gelip, yeni kayıt açıp, yazmaya başlıyorum. Sonra aniden "kaydet" tuşuna basıp, sayfadan çıkıyorum. Eskiden yazarak kusuyordum içimdeki öfkeyi, kini, hastalığı... Artık kusamıyorum. Yazarak kusmak da yetmiyor. Ellerim titriyor. Eskiden anlatarak rahatlardım, rahatlayamıyorum. Annemden nefret ediyorum. "Ama o senin annen" diyen ya da diyebilme ihtimali olan herkesten de tiksiniyorum. "Anne" sıfatından tiksiniyorum. Bir annem olmasından, bakmak, gözetmek, kollamak zorunda olmaktan tiksiniyorum. Toparlanamıyorum. Çok zor günler atlattım. Boktan bir çocukluğum oldu. Yoksun yoksul, çaresiz umutsuz, sefil günler geçirdim. Toparlandım. Kimi zaman kendi başıma, kimi zaman yardım alarak toparlandım. Bu sefer toparlanamıyorum. Beni sarmalayan bu tiksintiden kurtulamıyorum. İyi niyetli bir "merhaba" bile beni ağlatmaya yetiyor. Yarım şişe passiflora içiyorum, faydasız. Hayatta en korktuğum şeyi yapmaya başladım. Uyuyorum. Durmadan uyuyorum. Sabah kalkıp çay suyu ısıtıyorum. Annemin kahvaltısını hazırlıyorum. Uyuyorum. Saat çalıyor. Uyanıp, öğlen yemeğini hazırlıyorum. Uyuyorum. Uyanıp, akşam yemeğini veriyorum. Uyuyorum. Annem, elini yıkamıyor. Donunu bile çekmiyor. Bardağındaki su bitse, doldurmuyor. 3 aydır dizimin dibinde, elimin altında ve ilaçlarını da ellerimle veriyorum. Düzenli olarak ilaçlarını kullandığı halde annem iyi olmuyor. Koşarak kaçmak istiyorum. Kaybolup gitmek istiyorum. İlk defa kendimden korkuyorum.
Bu duygudan, bu sorumluluk hissinden, bu kaygudan kurtulmak zorundayım. Direndikçe tükeniyorum. İçimde kemikleşmiş, söküp atamadığım, elimi ayağımı bağlayan annemden kurtulmamı onun d abenden kurtulmasını sağlayacak o tek adımı atmamı engelleyen her ne ise onu bulup bu beladan kurtulmalıyım. Korkuyorum. Bir kez daha ayağa kalkıp korkularımdan kurtulmaya çalışıyorum. Yazmayı, anlatmayı, kusmayı deniyorum. Ağızım yüzüm, elim zihnim kan içinde kaldı öğürmekten... Kusamıyorum.
Cumartesi, Şubat 06, 2010
Cuma, Ocak 22, 2010
Hatırlamalı: Silvana Mangano

Nice'te istirahat ediyordu. Kocasının telefonu üzerine Roma'ya hareket etti. Dino de Laurentiis, karısına rolü isteyip istemediğini sormamıştı bile. Onu Roma'da bekleyen iki şey vardı: sinirli bir koca, daha sonra da bir ustura. Saçları hepten kesilmişti. Gina Lollobrigida'nın doktor raporu göstererek geri çevirdiği "5 Branded Women" filmi için hazırdı. Rejisör: Martin Ritt
.
Etiketler:
hatırlamalı,
movie
Salı, Ocak 12, 2010
Evlilik Hazırlığı Yaparken

Olmayacak şey olmuş, Ali Sunal tam da evlilik hazırlıkları yaparken E.D ile Etiler'de bir gece klübünde medyaya pişti olmuş. Haberi bloga taşıma sebebim Ali Sunal'ın uzun süredir seviyeli bir ilişki yaşadığı Yaprak Dökümü'nün bahtsız Leyla'sını yani Gökçe Bahadır'ı aldatması ve E.D ile yakalanması değil, magazin muhabirlerinin olası cehaleti ve gazetelerin fotoğraf olmadan, altına imza atmadan, yuvarlak laflarla, uyduruk kaynak beyanıyla bezeyerek haber yazmasıdır. "Tam da evlilik hazırlığı yaparken aldattı." Ali Sunal ve E.D, geçtiğimiz cumartesi gecesi, Etiler'de mukim bir gece kulübüne ayrı ayrı arkadaş gruplarıyla gelip, dakikalarca öpüşüp üstelik kapıdan da birlikte çıkmışlar. Kamera kaydu var mı? Henüz ortaya çıkmadı. Hoş kamera kaydı olsa Ana Haber Bülteni'nde çoktan yayımlanırdı. Fotoğraf? Yok. Haberi kim yazmış? İmza yok. Kaynak kim? Kaynak açıklamak zorunda değilim. E güzel.. Bu durumda beyana itibar etmemiz gerekiyor. Koskoca gazete yazmış işte, yalan mı söyleyecekler?
Af'edersiniz ama "Osur osur ipe diz", derdi rahmetli ananem. Memleketimin güzide bir haber kaynağından -prensip olarak bile- mahallenin dedikoducu Ayşe Teyze'sine oranla iki parmak algı ve yargı farkı beklemek ne büyük aptallıktır değil mi? Yeri geldiğinde gündemi hallaç pamuğu gibi sallama gücüne sahip insanların bir dirhem bile olsa sorumluluk ve vicdan sahibi olmalarını istemek ne büyük lüks! Tamam, haberi kulağına fısıldadılar. Güzel! Bekle. Takip ettir. Peşlerine muhabir tak. İzlet ve yakala sonra da patlat haberi göğsünü gere gere değil mi? Ama yok. Salla gitsin. Ya tutarsa? Umarım bu haberi gazete sayfasına taşıyan, kulağına fısıldanan ismi doğru duymuş ya da doğru istihbarat almıştır. Umarım Ali Sunal, "E.D" ile samimiyetle ve dakikalarca öpüşmüştür. Aksi de mümkün. Kimi muhabirlerin ellerine yazılı basın bülteni verirsiniz, haberi yazarken hata yaparlar. O derece bilgili ve ilgilidirler ki şaşar kalırsınız. Ancak itiraf etmeliyim ki bu haberin altı boş çıkmaz. Tamamen uydurma bir haber olma ihtimali çok düşüktür. Büyük bir ihtimalle Ali Sunal, söz konusu gecede bir kadınla oldukça samimi pozisyonda görülmüştür. Haberin o kısmı doğrudur. Ez cümle, habere konu olan kadın E.D olmayabilir. Çünkü bizim muhabirler Elif görse mertek zanneder.
Böyle yani..
.
Pazartesi, Ocak 11, 2010
Fahriye Abla

Kulağıma fısıldanan son ekran dedikodularına göre "Fahriye Abla" ekrana uyarlamak üzere sıraya girmiş. Şaşırmadım. Üstelik bir Ay Yapım projesi de olmayacakmış. Yönetmen olarak kimin ilgilendiğini de öğrendim ama, henüz yazmayacağım. Fahriye Abla ekrana uyarlandığında tek şansı Kanal D'de yayımlanmak olur. Haberi duyduğumdan beri hikayenin kadın oyuncusu kim olur diye düşünüp durmaktayım. Hatırlarsanız, 1984 yılında Ahmet Muhip Dranas'ın şiirini Yavuz Turgul senaryolaştırmış ve yönetmişti. Filmde Müjde Ar, Tarık Tarcan ( Mustafa), Mesut Çakarlı (Mehmet), Salih Kalyon, Zihni Göktay, Uğur Yücel, İhsan Yüce, Ülkü Ülker ve Kadir Savun rol alıyordu.
Yeni sezonda ekrana uyarlanacak projenin kadın oyuncusu için aklınızdan geçen bir isim var mı? Bugün ekrana uyarlansa kim Fahriye olurdu, kim Mustafa? Aslında "Fahriye" için bir de aday isim fısıldandı kulağıma ama pek inanasım gelmedi.
Böyle yani..
.
Perşembe, Ocak 07, 2010
Efsane üçüncü olur mu?

Tmc ve Atv yayıma giren yeni projeleri "Aşk ve Ceza"yı haftalarca "Efsane" sıfatıyla tanıttı. Salı günü "Canım Aile"den boşalan yere kapılanan dizi ise maalesef üçüncü oldu. Efsane üçüncü olur mu? Olmaz. Efsane, Küçük Kadınlar ve Papatyam'a geçildi. Üstelik dizinin ikinci bölümü, yılbaşı günü yayımlandığı için bu hafta yayına girmeyen Geniş Aile ile birlikte çıkacak arenaya. Umarım ekibi büyük bir hüsran beklemiyordur. Yoğun olarak ekran eleştirisi yazdığım zamanlarda da TMC ve Kudret Sabancı zaafım yüzünden projeleri fazla hırpalamazdım, bilirsiniz. Bu sefer de öyle yapacağım. Açık söylemek gerekirse ekran matematiğini çözmüş, üzerine de tur bindirmiş olan Kudret Sabancı'nın kadrajlarını, artık imzası haline gelmiş kuş bakışı "Establishing Shot" seçimlerini özlemişim. TMC ise yine prodüksiyonundan, figürasyonuna kadar özene bözene hazırlanmış yani efsanenin payına düşen kısmını fazlasıyla yerine getirmiş. Az biraz Tango biraz geleneksel tema, iki dirhem zurna beş ölçü yaylılarla kurgulanmış küçük melodiden büyük gürültüler çıkarma ustası Kıraç'ın müziği de tam formül olmuş, şaşırmadım.
Hikaye yine kıymeti bir bölümden menkul olanlardandı, her TMC yapımında olduğu gibi. Senaryo ise efsane senaristlerimizin paşa gönlü istedi diye kurgulanmış ve inanmamızı bekledikleri yavan sahneler ve gerekçelerle doluydu. Hikayeyi geliştirecek pek çok gerekçenin ayakları yere basmıyordu. Misalen, evet, Yasemin Londra'ya toplantıya gider ayak Mehmet'i en yakın arkadaşıyla bastı. Neden? Senaristler pasaportunu evde unutturduğu için. Oysa, iş toplantısına gidecekseniz o çapta bir ajansın da elemanıysanız zaten pasaportunuz günler evvelinden patron sekreterinin masasında olur. Olmalıdır. Bunları da kenara koydum ama Yasemin'i psikiyatristine "Veremiyorum abi! Bu yaşa geldim kimselere veremiyorum!" diye dert yanarken görseydim, o tek bir sahneyle bile inanırdım kurduğunuz hikayenin öznesi olan kadına. Kısmet değilmiş. Hoş, geç kalmış da sayılmazsınız, işinize karışmak gibi olmasın ama araya küçük bir sahne sıkıştırın ilk fırsatta. Yasemin'in "Doktorcuğum beş senedir ahan da şu koltuğa oturuyordum biliyorsunuz ama buna rağmen kimselere vermiyordum ya, işte bir gece hiç unutmam Bora Bey ile Londra'ya gidiyordum" diye açılımlandığı bir sahne yazıverin derim.
Kısacası senaryo bu ve benzeri özensizliklerle doluydu. Teknik bir sorunu olmasa da içerik olarak haylice sorunlu ve boştu. Kalabalık açılım yapmak hikayenin renkli ve özgün olduğunu değil, senaristin tedbirli olduğunu gösterir. Berdel, kan davası, uyuşturucu ticareti, rekabet, bekaret, ihanet tekmili birden hesaplanmış formüller yumağı. Sözün özü, muhatabımız nitelikli bir hikaye değil, bol bütçeli ve bilindik formüllü bir "soap opera"dır. Açıkçası "Aşk ve Ceza"nın hikayesinin de, senaryosunun da yayınlandığı süre boyunca beni şaşırtacağını sanmıyorum. Üstelik ne yazık ki "efsane" iddiası taşıyan bir iş için kısa vadede kurulup, yazılmış gibi düz duruyordu. Misalen, "Ezel"i izlerken yazar grubunun sahiden de 1 yıl çalıştığını, bütün çengelleri planladığını ellerinde en az 26 bölüm senaryo olduğunu anlıyorsunuz. Aşk ve Ceza ise bende böyle bir his yaratmadı. O sebeple proje efsane olamayacak. Neyse.
Dizinin başrol oyuncularına gelirsek Nurgül Yeşilçay estetik malzeme olarak avantajlı bir figür ve eğer ehil ellere düşerse başarılı performanslar sergileyebilen ortalamanın haylice üzerinde bir oyuncu ama yerini bulmamış. Bekaretini evlendiği adama saklayan genç kadın hırkası için fazla şişman ve yaşlı kalmış. Murat Yıldırım'la enerjileri tutmamış. Yakışmamışlar. Nurgül Yeşilçay, babasına söz verdiği için bekaretini saklayan ve ihanete uğradığı için karşısına çıkan ilk erkekle yatan genç bir kadından çok, en az 6 yıldır evli ama ihanete uğramış ve bu sebeple karşısına çıkan ilk zararsız tıfılla yatıveren bir orta yaş kadınına benziyordu. Allah da biliyor ki hikayenin göbeğine oturan kadının daha taze olmasını ya da taze görünebilmeyi becermesini bekledim. Olmadı. Olsun. Hiç değilse bana malzeme çıktı çünkü bu proje, "efsane" gazıyla önümüze sürülmese hakkında tek satır bile yazmayacaktım.
Emeği geçen herkesin keyfi daim, projenin yolu bereketli olsun...
Böyle yani..
•• Fotoğraf, ilgili tv kanalının resmi web sitesinden alınmıştır.
.
Çarşamba, Aralık 30, 2009
Kara Kış Bastırmadan Önce..
Efendim elimizde bir adet yavru kopek var. sokakta bulduk. veteriner hekime goturup ic - dis parazitlerini yaptirdik. temizledik. gupguzel oldu. saniyorum 2 aylik. nazli bir kopek. ismi yok. 5 gundur suruplarini ictigi icin bizde ama tez vakte ya sartlari kucuk kopekler icin oldukca kotu olan barinaga ya da buz gibi havada sokaga gidecek. tuvalet egitimini kolay alacak gibi. oyuncu, guzel bir sey ve artik kuru mamayi taniyor. uzatmayim daha fazla, gozunuzun icine bakiyor ya boyle melul melul, kiyamiyor insan. bir kopegin sorumlulugunu alabilecek birinin evine gitsin istiyor.iletisim icin:
detayli_bilgi@hotmail.com
ya da
Ekşi Sözlük'ten "elxa"
.
Pazartesi, Aralık 28, 2009
Nejat İşler'e Dair...

Nejat İşler'in 1996 yılında Star Tv'de yayımlanan ve son iyi "Oya Yüce Senaryosu" olan Şehnaz Tango'da uzun saçlarıyla salındığı zamanları hatırlıyor musunuz? Beş yıl önce Atv'de parlayan 'Aliye' dizisi vesilesiyle gazetelere verdiği röportajlardan burnumuza sızan potansiyel "Independent Black Star" havalarını? Ben hatırlıyorum. Kalabalıklar adını öğrendikçe fısıltı gazetesinin de manşetlerini süslemeye başladığı o ilk zamanlarda hakkında anlatılanlara inanmıyordum. Cihangir sokaklarında, cafelerinde meslek büyüklerinin masasında her daim başı önünde uslu usul oturan, o mahçup adamın defosu ve defosundan mütevellit set huysuzlukları artık yüksek sesle dile getirildiğinde çoktan beri magazin basınının gözbebeği olmuştu. İtiraf edelim ki maaşlı paparazziler biraz da Teoman ve Nejat İşler'in peşine düşerek Cihangir Cafeleri'nin varlığını öğrendi. Neyse..
Nejat İşler başı dumanlı hallerini ilk kez Okan Bayülgen'in programına katıldığında kalabalıkların gözüne sokmuştu. Olay, PR bağlamında inkâr edilse de söz konusu programda içkili olduğunu az biraz 'ayık adam' görmüş herkes anlamıştı. İçki içince -ayıptır söylemesi- götü kaybedenler sınıfına dahil olduğum için o gece ekrana burun kıvırarak bakamamıştım. Ağzıma içemediğim için kaybettiklerimi, kırdığım insanları düşündüm. Sonra da uyudum. Unuttum. San'at ile iştigal edenlerin topluma model olma, duruş, vuruş, önden gidiş, halkı yukarı çekiş gerekliliği gibi zırvalara da kıymet vermem. Ekran ya da perdede gördüğümün bir illüzyon olduğunu bilirim ve onun arkasındaki adam ya da kadında var'olan kişilik özelliklerinin "örnek insan" kılıfına sığdırılması şartını saçma bulurum. Nefes alıp veren hiçbir canlının sırf "iyi oyuncu" olarak tanımlanıyor ya da tanımlanma ihtimali var diye "İyi huylu" olmak gibi bir sorumluluğu da yoktur. İnsan yetiştirmeyi beceremeyenler, avcuna bırakılan hayatın birey olmasını sağlayamayan keresteler de "Ama rol modelisin!" saçmalığıyla avunsun dursun.
Yetmezmiş gibi bana göre Nejat İşler, herhangi bir projesinde "iyi oynama hali"nin devamlılığını 3-5 sahneden fazla sürdüremeyen de bir oyuncudur, bunu da bir kenara koyalım isterim. Öyleyse niye laf salatası yapıyorum? Lafım kraldan çok kralcı olanlara. Haftalar önce piyasaya düşen, Ali Eyüboğlu'nun da -muhtemelen danışarak- bugün Milliyet Gazetesi'ndeki köşesine taşıdığı 'Kapalıçarşı'da işler karıştı' başlıklı haberden sonra ortalığa saçılıp, ah vah ederek "Nejat kendine yazık ediyor." diyenlere sormak istiyorum. İster yazık eder, ister kazık diker, sana ne? Bu piyasa heba olmayı taammüden seçmiş genç oyuncu kaynıyor. Sokaklar, kahveler, tek gözlü soğuk bekâr odaları, huzur evleri ve akıl hastaneleri musluk hep akacak, alkışlar her daim kulaklarını çınlatacak sanrısına kapılan irili ufaklı yıldızlarla dolu değil mi? Bu devran hep böyle dönmedi mi? Her insan evladı söz konusu olan kendi hayatı ise tasarruf hakkına sahip değil mi? Öyleyse rivayete göre "Aliye" dahil olmak üzere vazifeli olduğu her ekran setinden "bir sebeple" ayrılan, sıkılan, sorun çıkaran Nejat İşler gün gelir Erol Avcı'nın korunaklı kanatlarından ayrılmak zorunda kalırsa hayatını nasıl idame ettireceğinin hesabını da yapmıştır. Yapmamışsa da paşa keyfi bilir, bana ne? Üstelik mutfak tarihimin en kötü kıymalı karnabahar yemeğini yapmışım ve elimden çıkan yemeğin nasıl bu kadar sefil bir tadı olabildiğine hâlâ inanamamışım cinim tepemde!
Böyle yani..
•• Fotoğraf, www.idiletisim.com adresinden alınmıştır.
Gülümse, IP'ni yakaladım!

Sanal alemde serseri mayın gibi dolaşmak, önüne gelene girişmek eskisi kadar kolay değil. Çok uzun zamandır ilgili makamlara baş vurduğunuzda hem bir portal üzerinde barınan hem de münferit klavye pehlivanlarına ulaşabilmek bakkaldan ekmek almak kadar kolay, biliyorsunuz. O sebeple uzun zamandır "Ama kimliksizliğin arkasına sığınıp hakaret ediyorlar" serzenişlerine kıymet vermiyorum. Hakarete ve iftiraya uğradığınıza inanıyorsanız harekete geçer ilgili sözde sanal kimliği ensesinden yakalar, cezalandırırsınız. Bu kadar basit. Misal, en çok serzenişte bulunulan "Ekşi Sözlük" kendi içinde işlettiği sansür mekanizmasına rağmen yazarlarından biri fena halde canınızı mı yaktı? Yasal olarak hakkınızı aramanız mümkün yeter ki niyet edin.
Daha da ilginç olan sanal bir kimliğin ettiği hakaret, savurduğu iftira cezasız kalmazken, sanal bir kimliğe hakaret etmek de kimsenin yanına kâr kalmıyor. Geçen yıl, Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan gazetedeki köşesinde "Avasas nickini kullanan yüzsüz" dediği için Avasas'ın açtığı davanın muhatabı oldu. Avasas nickini kullanan arkadaşımız önce "Kimlik Tespit Davası" açtı. Ekşi Sözlük yazarı 'Avasas' olduğunu ispat etti ve Yusuf Kaplan'a "Basın yoluyla hakaret davası" açtı. O yüzden "sanal kimliklerin arkasına saklanıp saydırıyorlar!" cümleleriyle haybeye mızırdanıp, harekete geçmeyenlere kulak asmıyorum, ciddiye almıyorum. Neyse.. Asıl anlatmak istediğim ise bu sözde sanal kimliklere artık sıradan insanların yani senin benim de kolaylıkla ulaşabiliyor olmamızdır. Adamlar yapmış. İnanmayan taş olsun ki tam da tepeden takıntılının yaşadığı binayı bile görüyorsunuz.
Blogunuza dadanmış sapkınlardan, mevsimsel manik krizleri esnasında nerede patlayacağını bilemeyen serseri mayınlardan, Google'a "bilmem ne" yazarak blogunuza ulaşan ve yolladığı galiz sözleri yayımlayamadığınız için blogu takıntı haline getirip yedi sülalenize sövenlerden kurtulmak için ne yapmanız gerektiğini merak mı ediyorsunuz? Buyrun buradan okuyun. Ellerine sağlık olsun ki Merope üşenmemiş, kendi tanımıyla "Anneye anlatır gibi" yapmanız gerekenleri tek tek anlatmış. Her adımın fotoğraflarını çekerek, en basit haliyle "ip" denilen nanenin nasıl tespit edilebileceğini bloguna dökmüş. Ancak "birinin maskesini düşürmeden önce yüzünü görmeye katlanabileceğinizden emin olun." atasözünü de unutmayın derim. Ah, son bir kıyak da bu çaresiz sanal pehlivanlara gelsin: Eğer dadandığınız blogda "counter" yani "Ziyaretçi Sayacı" varsa dikkatli olun, ip numaranız kayıt ediliyordur ve her an kapınız çalınabilir.
Böyle işte..
•• Photograph by Bill Curtsinger 2006
.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


